Büyük ve ıssız bir boşluğun içinde yankılanan varlığınızla bazen kendinizi başka bir evrende hissedersiniz. Bu yaşam akışınızda belki bir saniye, belki de uyumadan önceki on dakikadır. Kendinizle baş başa kaldığınız o an içinizdeki ıssızlıkta kaybolmadan çıkabilmeyi istersiniz. Bunun içinde zihninizi sürekli meşgul edecek olaylar zincirinde bulursunuz kendinizi. Gerçekliğiniz orasıdır çünkü, karmaşıklık, kaos, çözüm arama telaşı ve hissizlik.
Peki ya o ıssızlığa izin verseniz ne olurdu? Bir kez de yön bulmayı düşünmeden o sessizlikle yürüseniz neler değişirdi? Bir gün sadece otursanız ve sessizliği dinleseniz neler olurdu? Su içerken hiçbir şeyi düşünmeden su içseydik? Yürürken sadece yürüsek?
Basitlik, içinde derinlik saklayan bir kavramdır. Basit olan ilgi çekmez, görünmez, tercih edilmez. Hatta dalga geçilir, alay edilir ve köşeye atılır. Halbuki basitlik, sadeliğin bir maskesidir. Sadelik ise o bitmez kaosların içinde bizim asıl ulaşmaya çalıştığımız yalın mesafedir. Birçok ruhsal çalışmanın temelini oluşturan yalınlığı artık ne hayatımızda ne de ruhumuzda sağlayabiliyoruz. Hatta “yalın olmak” kavramını hatırlatmak için artık sadece biz spiritüalistler eğitim sınıfları açmaya başladık. Ama yalınlık bizim ruhumuzun yapı taşı değil miydi? Bunu bize unutturan ne olmuştu ki artık bir eğitim meselesi haline getirdik?
Yapaylık.
Yeni çağımızın kolaylığı. Yapay zekâ, yapay gıdalar, vitaminler, hormonlar, alışkanlıklar ve elbette ki “yapay basitlik” Sorunları çözmek için bir program, yemek pişirmek için bir alet yeterliyken bunların içinde ruhumuzun çırpınışlarını görebilmemiz pek mümkün değil. Basitliği kendi zaman cetvelimizde yeniden tanımlamayı denemeliyiz belki de. Bir kahve içerken o meşhur söz “an’da kalma”’yı derinleştirerek sessizliği dinlemeliyiz. Çiçeklerimizi fark etmeyi, ayaklarımızın bastığı zemini hissetmeliyiz. Bir şekilde basitliği yeniden tanımlamayı tabiri caizse kendimize “reset” atmayı öğrenmeliyiz.
Bir de karanlık meselesi var;
Peki ya karanlık? Karanlığın korkutuculuğunu bize öyle aşıladılar ki bizler karanlıkta dinlenmekten korkar olduk. Neden? Halbuki karanlık bizim dinlenme, keşfetme ve derinleşme zamanlarımız değil miydi? Ne ara onu öcülerle doldurduk? Bunlar için yıldızları ve samanyolunu görmekten vazgeçtik. Hatırlıyorum da çocukken gece ormanda ateş böceklerinin peşinden koşardım. Bana olağanüstü sihirli bir olay gibi gelirdi. Ama şimdi doğayı ısıran böceklere, yılanlara bilumum zararlı haşerelere ve polen alerjilerine devşirdik. Ormanda kaybolmaktan korktuk. Ama bu bize verilmiş bir hediye değil miydi? Yön bulmak. Nefes almayı bile terapiye, eğitime dönüştürdük. Ormanda, kırlarda nefes almadan onu da eğitimle hallediverdik. En sonunda insan doğadan koptu ve artık ruhumuz da yapaylaştı.
Şaman kampları, meditasyon kampları ve diğer farklı türevlerde bir sürü kamplar üretildi. Niçin? İnsan doğayla kaynaşsın, atalarını onurlandırsın, ağaçlarla, kuşlarla, bitkiyle bağlantıya geçilsin diye. Ama bunlar zaten bizim yapımızda yok muydu? İnsan evriminde doğadan gelen insan, o genetiği çocuklarına, torunlarına aktarmamış mıydı? Aslında hepsini biliyoruz ve biliyorduk ama unutmak ve başkalarının bunu bize yapmamızı söylemesi, organize etmesi daha kolay geldi. Ve yine aynı mutsuzluk. Aynı kendini bulamayış. Aynı bir şeylerin eksik olduğunu hissetmek.
Sessiz uyanış işte tam da burada başlıyor. Özünde olanı hatırlamak, aktarımları kabul etmek, izin vermek ve deneyimi gözlemlemek. Hayatının neresindesin? Neleri özümsedin? Durmayı, kendini dinlemeyi seçtiğinde ve bir şeyleri fark etmeye başladığında artık kendi zaman cetvelinde o basitliği yakalayabilme imkanına sahip olabiliyorsun. Basitlik ise seni o derin, huzurlu ve sessiz yalınlığa getirecek olan bir araç olarak geliyor hayatına.
Peki nasıl?
Hayatımızda acele ettiğimiz her an için bedensel bir dinleme mekanizması geliştirebiliriz. Bedenimizi tanıdığımızda hislerimizi de tanımaya başlayacağız. Devamında zihnimizle de tanışacağız. O dalgalı denizden kıyıya ulaştığımızda ise asıl manzarayı görebileceğiz. Yüzümüze vuran sıcacık pırıl pırıl bir güneş, kumsala vuran tatlı dalga sesleri ve yumuşak kumu hissedeceğiz. Artık birazda derine dalmak yerine kıyıya çekilip dinlenmeyi isteyebileceğimiz bir sadelikte zaman cetveline sahip olacağız belki de.
Sevgilerimle
Ulka Melek






